10 Сентябрь 2010 Жума 15:30:03

En Son:18:01:53 GMT

RSS
Buradasınız: Макала

Макала

İslam Kerimov TÜRK ZİRVESİne katılacak mı?

Э-почта Yazdır PDF

Timur ile Bayezid’in Birleştirici Unsuru... Bu Kez Kerimov Geliyor mu?

уландысы...

ORTADOĞU SU SORUNU VE GÜVENLİĞİ

Э-почта Yazdır PDF

ORTADOĞU SU SORUNU VE GÜVENLİĞİ

        Son yıllarda uluslar arası gündemin üst sıralarında yer almaya başlayan su konusu, dünya kamuoyunun ilgisini giderek artan bir şekilde çekmeye başlamıştır. Bunun temel nedenleri arasında nüfus artışı, sanayileşme ve hızlı şehirleşmenin ortaya çıkardığı su ihtiyacı ve iklim değişiklikleri yer almaktadır. Su ihtiyacının gelecekte Ortadoğu dâhil bazı bölgelerde krize dönüşme ihtimali vardır. İkame edilmesi mümkün olmayan suyun, 21. yüzyılın en stratejik kaynaklarından biri olacağı genel olarak kabul edilmektedir.

        Su konusunda ilk defa 1911 yılında Uluslar arası Hukuk Enstitüsü’nün yapmış olduğu toplantıda bir beyanname yayınlanmıştır. Buna göre birden fazla devletin topraklarında akan nehirlerin kullanılması ve faydalanılması usullerinde devletin diğer devletlere zarar verici davranışlardan kaçınmaları önerilmiştir. Benzer kararlar 1956 ve 1961 yıllarında Salzburg toplantısında Uluslar arası Hukuk Enstitüsü’nde teyit edilmiştir. 1958 yılında Uluslar arası Hukuk Derneği’nin Newyork’taki 48. toplantısında aldığı kararla birden fazla ülkeden geçen nehirlerde devletlerin kendi ülkelerinde yapacağı faaliyetlerde diğer devletlere zarar vermemelerini ve bu hususta iyi niyet kurallarını göz önünde bulundurmalarını önermiştir.

        Uluslar arası su hukuku henüz oluşturulma aşamasında olması yanında, bu güne kadar kabul edilen sözleşmeler genellikle sınır aşan su kaynaklarının korunması ve yönetimiyle ilgilidir. Suyu tüm boyutlarıyla ele alan uluslar arası bir sözleşme bulunmamaktadır.

        Dünya üzerindeki en yaşlı kayalar oldukları kabul edilen Isua kayaları içerisinde 3,8 milyar yıllık suya rastlanmıştır. Dünyada suyun varlığına dair bulunan en eski kanıt budur. Dünyadaki toplam su miktarı yaklaşık 1,4 milyar m³ tür. Bunun %97,5 i tuzlu sulardan, %2,5 i ise tatlı su kaynaklarından oluşur. Tatlı sularında sadece %0,3 ü göller, akarsular ve barajlarda bulunur. Dünyadaki temiz ve tatlı suyun yaklaşık %67 si tarımda, %23 ü sanayide ve %10 u da konutlarda kullanılmaktadır.

Sağlıklı suya erişen nüfusun toplam nüfusa oranı    (%)
Dünya geneli 82
Sanayileşmiş ülkeler 99
Gelişmekte olan ülkeler 66
Afrika ülkeleri 38
Asya-Pasifik ülkeleri 63
Latin Amerika ve Karayip ülkeleri 77
Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkeleri 77
Türkiye 93

        Su kaynaklarının bilinçsiz kullanımı dünyada ciddi problemlerin doğmasına sebep olabilmektedir. Nüfus hızla artması, su kullanım oranının artması ve sınırlı kaynakların azalması sorunun daha da büyümesine yol açabilir. Ayrıca insanlığın geleceğini tehdit eden küresel ısınma tehlikesinin varlığı da su kaynaklarına olan ihtiyacı daha fazla arttırmaktadır. Bu bağlamda bireylerin ihtiyaçları, kurumların ihtiyaçlarıyla birleşmekte ve kısıtlı kaynaklara sahip olma çabasındaki devletler kıyasıya rekabete girmektedirler.

        Devletlerin daha fazla kaynağa sahip olma istekleri “su sorunu” olarak adlandırılan jeopolitik sorunları beraberinde getirmektedir. Bu sorunlar, genellikle birden fazla ülkenin sınırlarında geçen akarsular, yani sınır aşan sular üzerinde ortaya çıkmaktadır.

        Su sorununun en çok gündeme geldiği bölgelerden biri de Ortadoğu’dur. Ortadoğu coğrafyasında yaşam için önem derecesi yüksek akarsuların varlığı ve tatlı su kaynaklarının coğrafya genelinde sınırlı olması, sınır aşan sulara birden fazla ülkenin hayati derecede muhtaç olması gibi nedenler bölge ülkeleri arasında uyuşmazlıklara sebep olmaktadır.

        Özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrası farklı ulus devletlerin bağımsızlığını ilan etmesiyle Ortadoğu ülkeleri arasında su sorunları ortaya çıkmıştır. Savaş sonrası bölgede, ülke sınırları nehirler temel alınarak oluşmuştur. Devletlerin de kendine özgü su politikaları dâhilinde, bu nehirler üzerinde bir takım anlaşmazlıklar başlamıştır.

        İkinci Dünya Savaşı döneminde Churchill’in “Bir damla petrol, bir damla kandan daha değerlidir” sözü, batılı ülkelerin petrole bakış açılarını çok açık bir şekilde ifade etmekteydi. Fakat günümüzde bu durumun su kaynaklarına yönelik olarak değiştiği görülmektedir. Bu gün itibariyle su, petrol kadar batılıların gündemindedir.

        ABD yönetimine danışmanlık yapan bir stratejik araştırmalar merkezinin yayınında “Ortadoğu’daki jeopolitik ilgilerimiz, bugüne kadar petrol ağırlıklıydı. Şimdi su da, bölgede önemli bir politik silah haline gelmektedir. Batılıların körfez petrollerine olan bağımlılığı sürekli bir şekilde artmakla beraber, emniyetle iddia edebiliriz ki, bu yüzyılın sonuna kadar, bu bölgenin politik durumunu su şekillendirecektir. Ortadoğu’da su kaynaklarının geliştirilmesi, Amerika için en kritik dış politika konusudur” ifadelerine yer verilmiştir.

        Bazen su ülkelerin bir birine tehdit unsuru da olmuştur. 1969 yılında İsrail, Ürdün’e Filistinli gerillaların kendi topraklarından operasyon yapmalarına izin verdiği takdirde Ürdün’ün su sisteminin temeli olan Doğu Gor Kanalı’nı tümüyle yok edeceği uyarısında bulunmuştur. Bunun üzerine, 1970 yılında Kral Hüseyin’in Bedevi birlikleri Kara Eylül savaşlarında Filistinli gerillaları ülke dışına attılar. Kral Hüseyin sözünü tutmuştu. Buna karşılık İsrailliler de Şeria Vadisi tesislerine zarar vermediler, ancak Ürdünlülerin Doğu Gor Kanalı için Yarmuk’tan aldıkları suyu da asgari düzeye indirmek için ellerinden geleni yaptılar.

        Şimon Perez, Nokta dergisine (Kasım 1993) verdiği bir demeçte, “Türkiye’nin bölgedeki stratejik konumu ve zengin su kaynaklarına sahip oluşu bizim için büyük önem taşımaktadır. Türkiye’nin siyasal denge unsuru olabileceği gibi, bölgedeki su sorununun çözümünde anahtar bir ülke olabilecektir” ifadelerine yer vermiştir.

        Bilindiği üzere, Türkiye’nin doğu ve güneydoğusu, zorlu topografik şartlara sahiptir. Bu durum yerleşim, altyapı ve ekonomik faaliyetler açısından Türkiye için ciddi bir sorun oluşturmaktadır. Buna karşılık zorlu coğrafi şartlara sahip bölge su kaynakları açısından çok zengindir. Fırat ve Dicle nehirlerinin dışında birçok küçük akarsu bu bölgede doğmaktadır. Bu nedenle dış dünyanın su politikaları içerisinde bölgenin öneminin yüksek olduğu düşünülebilir.

        Ortadoğu’nun büyük bir bölümünde yaşanan aşırı kurak iklim şartları nedeniyle, tarım alanlarının suya olan ihtiyacı göz ardı edilmemesi gereken en önemli konudur. Bölgede suya ihtiyaç duyan tarım alanları vardır. Irak, Suriye, Mısır, Yemen gibi tarım alanlarının fazla olduğu ülkelerin yanında, tarihsel süreçte topraklarında tarımsal faaliyetler yapılmamış Suudi Arabistan gibi ülkeler de, devletin petrolden elde ettiği gelirlerden teşvik sağlayarak sulu tarıma yönelmektedir.  Bölgede çok fazla kuraklık olduğundan su buradaki insanlar için faaliyetlerinde, yerleşmelerinde, sosyoekonomik etkileşim ve büyümede dünyanın diğer bölgelerine oranla daha büyük önem arz etmektedir. Türkiye, Suriye, Irak ve Lübnan su bakımından diğer bölge ülkelerine göre daha iyi durumdadırlar. Bunun yanında Ürdün, İsrail, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri büyük oranda su sıkıntısı çekmektedirler.

        Nil Nehri dünyadaki en eski uygarlık merkezidir. Nil Nehri üç kola ayrılmaktadır. Mavi Nil, Beyaz Nil ve Atbara olarak adlandırılırlar. Eski Yemen uygarlığı, su kaynaklarına yakınlığıyla ayakta kalmış ve çöküşünde de tarihte Magrip Barajı’nın zarar görmesinin etkisi olduğu kabul edilir. Nil Nehri ile ilgili anlaşmalar 1890’lara dayanır. Bu anlaşmalar havza genelinde yapılmış bir kurumsal düzenleme üretmemiştir. Fakat Hydromet 1967, Undogo 1983, Technoline 1992 gibi birçok programın ve projenin ortaya çıkmasını sağlamıştır. 
Ağustos 1994’te Mısır tarafından, Sudan Hartum’da bir baraj inşaatı planlandığı belirtilmiştir. Fakat bu plan bir hava saldırısıyla iptal edildi. Bu olay Sudan ile Mısır arasındaki gerginliğin iyice artmasına ve 1995 yazında Cumhurbaşkanı Mübarek suikastıyla devam etmiştir. Komşu iki ülke arasında sınır çatışmaları başlamış ve muhtemel bir savaş durumu ortaya çıkmıştır. Gerginlik ortamı şu an yatışmış görünse de ilişkilerin tekrar gerilmesi söz konusu olabilecektir.  1998’de yapılan Nil Havzası girişimi(NBI) Nil Nehri’nin geçtiği 10 ülkenin katılımıyla gerçekleşmiş, sadece üye ülkelerden Eritre katılmamıştır.  Bu girişimin amacı, Nil Havzası su kaynaklarını tarafsız kullanım ve bu kaynaklardan en üst seviyede fayda sağlamak için gerekli olan sürekli sosyoekonomik gelişmeler sağlamaktır.

        Türkiye’nin kuzeydoğu kesiminden Erzurum-Dumlu dağlarından kaynağını alan Fırat, Mezopotamya, Güneydoğu Anadolu, Suriye ve Irak topraklarına hayat verir. Diğer yandan Doğu Anadolu’dan kaynağını alan ve Güneydoğu Anadolu ve Irak topraklarının doğu kesimini sulayan Dicle Nehri de akmış olduğu toprakların can damarıdır. Fırat havzasının toplam su rezervinin %88,7’sini Türkiye’den, %11,3’ünü Suriye’den sağlar. Irak’ın su rezervi bakımından Fırat’a pek katkısı yoktur. Fakat Irak, Fırat sularının %43’ünü (25 milyar m³) kullanmak istemektedir. Dicle Nehri’nin toplam su rezervinin ise %51,9’u(25 milyar m³)  Türkiye’den, %48,1’i de (23 milyar m³)  Irak’tan sağlanır. Buna rağmen Irak, Dicle sularının %83’ünü, Suriye’de %4’ünü kullanmak istemektedir. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde, Türkiye-Irak-Suriye arasında meydana gelen olayların temelinde su sorunu da yatmaktadır. Yine tam 8 yıl süren Irak-İran Savaşı’nın başlangıcında Diyale, Küçük Zap, Karun ve Şattül-Arap nehirlerinin kullanımı ve sınırların bu nehirler üzerinden geçmesi gündeme gelmiştir.

        Toplam yıllık su kapasitesi Fırat Nehri’nin %4,5’i ve 1,4 milyar m³ olan Ürdün(Şeria) Nehri havzası Ürdün, İsrail, Lübnan, Suriye ve Filistin arasında paylaşılmıştır.  Ürdün Nehriyle ilgi tartışmaların da en büyük nedeni Arap-İsrail çatışmasıdır. Bu çatışmanın bir nedeni de 1967 savaşı ve Ürdün Nehri su yatağının değiştirilmesi amacını güden İsrail işgalidir. Günümüze kadar da bu durum Ürdün Nehri’nin geçtiği ülkeler arasında kapsamlı bölgesel anlaşmaların yapılmasına engel olmuştur. Filistin ve İsrail temsilcilerinin katıldığı Oslo Anlaşmasının son evresinde diğer büyük sorunların yanında su sorunu da sonuçlanmayacak problem olarak ele alınmıştır. Fakat iki Arap ülkesi, Lübnan ve Suriye, Ürdün Nehri ile ilgili düzenlemelere şimdiye kadar uzak kalmıştır. Ürdün ve Filistin gibi İsrail işgalinde olan Ürdün Nehri su kaynakları bu iki ülke toprakları için de önemlidir.

        1967 sonrası işgal edilen topraklarda yaşayan Filistinliler ve işgal edilen Golan Tepelerinde yaşayan Suriyeliler için bu dönemden sonra su sıkıntısı başlamıştır. Bunun nedeni de su kaynaklarının yetersizliğinden çok su kaynaklarının İsrail işgalinde oluşudur. İsrail güçleri tarafından abluka altına alınmasıyla Filistin topraklarında yaşayan siviller günlük yaşamlarını devam ettirecek şeylerden ve sağlık hizmetlerinden yoksun kaldılar. İsrail 1967’den buyana su tahsisiyle ilgili ayrımcı politikalarıyla da gündeme gelmektedir.  İsrail Golan Tepeleri bölgesini işgal ederek burada bulunan Baniyas Nehri ve Yamuk Nehri’nin tüm suyunu kullanmaktadır. Ayrıca Golan Tepeleri etrafında birçok kuyu açarak İsrail’e ve Golan’da yaşayan vatandaşlarının kullanımına vermek için milyonlarca m³ yeraltı suyunu tüketmektedir.

Bölgede çoğunlukla dış kaynaklı suları kullanan ülkeler
Ülke Yenilenen su miktarı(km³/yıl) Dışarıdan gelen yüzey suyu(km³) Dış kaynaklı suyun toplamdaki payı(%)
Irak 109,2 66,0 60
Mısır 58,1 55,5 96
Sudan  154,0 119,0 77
Suriye 53,7 27,9 52

SONUÇ
        Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaklaşık 300 milyon kişi yaşamakta ve kişi başına düşen yıllık su miktarı 1000 m³ ün altındadır. Dünya genelinde durumu bakıldığında kişi başına düşen yıllık su miktarı ortalama 1600 m³ olmakla birlikte bu miktar Türkiye’de 1700 m³’tür.  Ayrıca bölge ülkelerinden İsrail’de kişi başına yıllık su miktarı 380 m³, Ürdün’de 140 m³, Filistin’in Gazze şeridinde 130 m³ ve Batı Şeria’da sadece 90 m³’tür.  Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın toplam nüfusunun 20 yıl sonra yaklaşık 600 milyon olması beklenmektedir. Nüfus ile ilgili beklentilerin gerçekleşeceği varsayıldığında bölgenin su bakımından dünyanın en zor bölgesi olacağı tahmin edilebilir. Bu durumdan Türkiye’nin de fazlasıyla etkileneceği açıktır. Avrupa Birliği’nin, Fırat ve Dicle nehirlerinin uluslar arası bir su idaresinin yönetimine verilmesi isteği de Türkiye üzerinde oluşacak baskının işaretidir. Bu tip durumların egemenlik haklarını ihlal olarak algılanabileceği düşünülürse, devamında gelişebilecek olayları bölge ülkelerinin, hatta bölge üzerinde aktif politikalar yürüten dünya ülkelerinin de doğru değerlendirme yapması gerekir.

        Gelecekte, dünyanın güçlü ülkelerinin dış politikaları üzerinde petrolden daha fazla suyun belirleyici olacağını söylemek mümkündür.
KAYNAKÇA


Bulloch, John., Darwish, Adel. Su Savaşları(Çev: Harmancı, Mehmet), Altın Kitaplar Yayınları, İstanbul, Ocak 1994


Dünya Su Forumu, “Arap Ülkeleri Bölgesel Raporu”, İstanbul, Mart 2009


Gökdemir, Özge. “Su Politikaları Üzerine”, 2007, www.sonbaski.com


İmer, Sencer. “Diplomasinin Odağındaki Su”, Bilim ve Teknik Dergisi, Kasım 2005


Konuralp, Pamukçu. Su Politikası, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2000


Özey, Ramazan. Dünya Denkleminde Ortadoğu “Ülkeler, İnsanlar, Sorunlar”, Öz Eğitim Yayınları, İstanbul, 1996


Science in Africa “The Nile: Water Conflict”, Navigating Peace, No: 4, www.wilsoncenter.org/water, January 2007


Şen, Zekai., Öziş, Ünal., Avcı, İlhan., Bilen, Özden., Zehir, Cemal., Birpınar, M.Emin. Sınır Aşan Sularımız, Su Vakfı Yayınları, İstanbul, 2002


Yılmaz, Ebru. “Ortadoğu’da Su Sorunu ve Türkiye”, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi Yay., www.orsam.org.tr, 23 Mart 2010


Zehir, Cemal. Ortadoğu’da Su Medeniyetlerinden Su Savaşlarına, Su Vakfı Yayınları, İstanbul, 2003


Zehir, Cemal. Türkiye ve Ortadoğu’da Su Meselesi, Marifet Yayınları, İstanbul, 1997

 

 

                                                                                        Fatih KOŞAK
                                                                                        M.Ü. Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü
                                                                                        Ortadoğu İktisadı Anabilim Dalı
                                                                                        Doktora Öğrencisi

 

GÖYTÜRKLƏRDƏ KİMLİK PROMLEMİ

Э-почта Yazdır PDF

Hər bir insan anadan doğulanda, həyata sıfırdan başlayır. Doğulanda beynində bir balaca da olsa bilik olmur. Ördək, yumurtadan çıxandan sonra gedir öz özünə üzür. Amma insanın üzməyi, danışmağı nəsə bir şəy eləməyi üçün təlim keçməyi, məşğələ eləməsi lazımdır. Ona görə də bu günləri doğulub yekələcək bir balanın, gələcəkdə eləyəcəyi xətaların hamısını özündən min illər qabaq doğulub ölən bir bala da eləyibdir.

Xüsusilə də mənəvi xətalar həmişə təkrar olunur. Belə olduğuna ən böyük sübut, XI. yüzillikdə Qaraxanlı Uyğur Türklərindən Yusif Has Hacib tərəfinfən yazılmış olan Kutadgu Bilig kitabının özüdür. Aradan min il ötməyinə baxmayaraq, elə bu günkü xətalarınızı düzəltmək üçün də oxuya bilərsiniz.

Költəgin yazıtlarında belə bir yazı var: "Türk budun tokurkak sen. Açsık tosık ömez sen. Bir todsar açsık ömez sen." Günümüz Türkcəsisə belədir: "Türk milləti toqluq dəyəri bilmirsən. Aclıq-toqluq düşünmürsən. Bir doysan aclığı düşünməzsən."

İndi bu söz, bu gün üçün də doğrudur, yoxsa yox?

***


Bu günləri Azərbaycanda kimlik sorunu (problemi) vardır. Soyadlarındakı -ov,-ova kimi sonluqlardan camaat hələ də azad olmayıbdır. Məclis həmişə qərar alır ki, "gedin düzəldin". Bir balaca Tacikistan, bir gecədə aldığı qərarla ölkədəki hər bir nəfəri bu sorundan azad elədi. Bəs biz nəyə görə eləyə bilmirik? Deyirik ki, "Gedin özünüz düzəldin". Bunun əvəzinə məclisdə belə bir qərar alınsın: "Sənədlərdəki bütün yad sonluqlar qaldırıldı. Dəmirov oldu Dəmir, Ağazadə oldu Ağa. İstəyən heç nə eləməsin, belə davam etsin. İstəyən də gəlib özünə Türkcə sonluqlardan birini əlavə etdirsin."

***


Yazının başında dedim axı, biz bu günləri nə sorunlar yaşayırsaq, dədə-babalarımız da eynisini yaşayıbdır. Elə, kimlik sorununu götürək.

Göytürk dövləti, iki dəfə qurulubdur. 552-ci ildə Bumin Qağan qurduqdan sonra yıxılan dövləti İltəriş Qağan 682-ci ildə yenidən qurar. Ancaq mənim ilgimi çəkən, birinci dövlətdəki şəxs adları ilə ikincisindəki şəxs adlarının bir birindən fərqləşməsidir. Örnəyin birincisində Bumin, Mukan, Yami, Şipi, Çula, Şekuei, Si, Mişə, Yuan kimi adlar işlədilir. Bunların bəzisi Türkcə olmayan, anlamı bilinməyən sözlər olmaqla yanaşı bəziləri də Çin dilindəndir.

Bəzi araşdırmacılar, kökəni bilinməyənləri Türkcə kökənliyi eləməyə çalışırlar. Örnəyin Tonyukuk adını belə xırdalayırlar: Ton [don] + yu [yumaq feli] + (k) + uk [feldən sifət düzəldən ək] = Donu yuyuq, təmiz donlu.

Tonyukuk, ikinci Göytürk dövlətinin qurulmasında böyük əməyi olan bir kişidir. Hətta Orxon yazıtlarında öz adına düzəltdiyi Tonyukuk Yazıtı da vardır. Gör, belə adam özünə donu yuyuq kimi ad aparar?

Halbuki ikinci dövlət qurulanda görürük ki, hamısının adı Türkcə kökənlidir. İltəriş (yıxılan ölkəyi yenidən topladığına, dərdiyinə görə el dərən anlamındadır), Bilgə Qağan (alim hökmdar), Költəgin (köl: göl, təgin: şəhzadə = göl şəhzadəsi), Kapqan (qapan), Kutlug (qutlu, mübarək) ...

Deyəsən, ikincisi qurulanda bir inkilab, dəvrim olubdur. Türkçülük ideyası mənimsənib, hərəsi özünə Türkcə ad aparıbdır. Demək, bu günləri dədə-babalarımızdan artıq deyilik.

PÂDİŞÂHLARIN GÜCÜ

Э-почта Yazdır PDF

 

Osmanlı… Kimilerine göre bir asr-ı saâdet, kimilerine göre bir asr-ı mutlâkıyet. Osmanlı’nın asr-ı saâdet olduğunu söyleyenler bir yana, biz, Osmanlı’nın bir asr- mutlâkıyet olduğunu söyleyenlerle ilgili bir beyin idmanı yapacağız.

Osmanlı Beyliği, Devleti ve İmparatorluğu, 623 yıllık tarihinin tamamında, dünyanın en dikkat çekici devlet yapısı olmayı başardı. Medeniyet alanında Türk ve İslâm uygarlığının zirvesi oldu. Yönetim alanında ciddî eleştiriler ve hatalar olsa da, bu kadar uzun süre bir devleti yaşatmayı başarmak, yönetim alanında da oldukça başarılı olunduğunun göstergesi.

Osmanlı’ya klasik bir bakış açısı ile bakacak olursak, şöyle diyebiliriz. Pâdişâhların, kesin, güçlü ve otorite olduğu, tartışmasız bir mutlâkıyetin egemen olduğu; çoğu zaman dinin kullanıldığı, şerîatla yönetilen bir devlet. Peki, gerçekten böyle mi? Yani Osmanlı pâdişâhları, çok mu güçlü?

Bunun belli dönemler (Yavuz, II. Mahmûd gibi) hâricinde böyle olmadığı net bir biçimde görülmektedir. Eğer disiplinsiz bir grup olan Yeniçerilerin emriyle pâdişâhlar, sadrâzamlarını öldürebiliyorsa ve hatta pâdişâhlar öldürülebiliyorsa, demek ki pâdişâhlar, o kadar da güçlü değil.

Üç olay…

20 Mayıs 1622 akşamı şehîd edilen II. Osman.

28 Temmuz 1808 târihinde şehîd edilen III. Selim.

4 Hazîran 1876’da şehîd edilen Sultan Abdülazîz.

Üç pâdişâh, üç isim ve üç tarih. İkisi yeniçeri eseri, biri yeniçeri özentisi, meşrûtîyetçi Genç Osmanlılar’ın eseri.

Üçü de devleti, kendileri yönetmek istedikleri için şehîd edildi. II. Osman ile III.Selim’in amacı, serseri yuvası olan yeniçeri ocağını kaldırmaktı. Ayrıca II. Osman’ın devleti, devşirmelerden ayıklama, yani Türkleştirme, tek eşlilik gibi, o dönemin şartlarında radikal sayılabilecek fikirleri vardı. Sultan Abdülazîz, meşrûtîyete karşıydı. Bu fikrin, zararlı olduğunu düşünüyor ve bu yüzden de kabul etmiyordu. Daha sonradan Osmanlı-Rus Savaşı’nda (93 Harbi), Meclis-i Mebûsân’a giren Sırp, Bulgar, Rumen, Rum, Arnavut ve Ermeni kökenli bazı milletvekillerinin faâliyetlerinin, bizi nasıl zor duruma soktuğu görüldü.

Ayrıca I. İbrahim ile IV. Mustafa’nın tahttan indirilmesi ve indirildikten sonra idâm edilmeleri ve ayrıca V. Murat ile II. Abdülhamid’in tahttan indirilmeleri de Osmanlı’da pâdişâhların durumu ile ilgili önemli noktalardır.

Asıl devlet gücünü ele geçiren devşirmeler, pâdişâhları, oğullarına düşman hâle getirebildiler. Avrupalıların “Muhteşem” dediği, Kânûnî Sultan Süleyman bile bu yüzden iki oğlunu öldürebildi. Aynı şekilde II. Bayezıd ile kardeşi Cem Sultan arasındaki mücâdelede devşirmelerin rolünün, iki kardeşten fazla olduğu bilinen bir gerçekliktir.

Öldürülen pâdişâhların yanında, pâdişâhlara yeniçerilerin emriyle öldürtülen 44 sadrâzamda işin cabasıdır. İstedikleri zaman isyân eden, sadrâzam öldürten, istediklerini almak için pâdişâha saldıran ve hatta öldürebilen yeniçerilerin (devşirmelerin) ülkesinde, mutlâk bir pâdişâh yönetiminden söz etmek mümkün değildir.

Genelde tarih kitapları, bunları zayıf pâdişâhların zayıflıklarına yormaktadır. Ancak Çaldıran Savaşı’nda Yavuz Sultan Selim gibi bir hükümdârın çadırına ateş etmek neyle açıklanabilir? Gerçi Yavuz, olayın ardından konuşması ve eylemiyle gücünü kanıtlamıştır. Ancak yeniçerilere bu gücü kim ve ne vermiştir? Bu önemli bir sorudur.

Kânûnî’nin ölümünün ardından tahta geçen II. Selim’i önce İstanbul surlarının önünde durdurup, şehre sokmamak; istediklerini alıp, şehre soktuktan sonra da, aldıklarını az bulup, Topkapı Sarayı’na sokmamak neyle açıklanabilir?

Osmanlı tarihinin büyük bir kısmı, güçler arası çatışma ile geçmiştir. Bu bir tarafta devleti ve memleketi temsil eden hükümdâr, diğer tarafta ise devlet yönetimini temsil eden devşirmeler (yöneticiler ve kapı kulu askerleri) şeklindedir. Devletin son elli yılında da devreye, Avrupa’da eğitim görmüş, Mithat Paşa gibi yöneticiler başta olduğu Genç Osmanlılar (ve devamı İttihât Terâkki) girmiştir. Bunlarda yeniçerilerden geri kalmamak için Sultan Abdülazîz’i öldürmüş, yerine V. Murat’ı geçirmiş, onu da beğenmeyince, onu da indirip (bu sefer öldürmeden) II. Abdülhamid’i başa getirmişlerdir. II. Abdülhamid’le beraber pâdişâhlığın otoritesi yeniden sağlanmıştır. Ancak bu bile II. Abdülhamid’i tahttan indirilmekten kurtaramamıştır.

* * *

Cumhuriyetin güzellikleri cumhuriyetle yaşanır. Bunun için bir öncekini kötülemenin gereği yoktur. Burada kastımız olanların anlatılmaması değil, olanların doğru anlatılmasıdır. Okullarda Osmanlı’yı bir yandan güzel anlatıp, bir yandan da “astığı astık, kestiği kestik” bir dönem olarak anlatmanın sorunları, bugün yaşanıyor.

Osmanlı’yı salt din ağırlıklı bir mutlâk monarşi olarak göstermenin yanlışlığı ve aldatıcılığı ortadadır. Osmanlı’yı devşirmeci ideolojinin hâkim olduğu bir devlet yerine, dinî mutlak bir yönetim olarak sunarsanız, gün gelir, dinî değerleri yüksek olan ama yeteri kadar yüksek olmayan insanlar, kurtuluşu Osmanlı’da ararlar ve cumhuriyet yalnız kalır.

 

TAŞKENT YOLU

Э-почта Yazdır PDF

 

Bir süre Semerkand’da kaldım. Bu süre içerisinde Bâbûr Şah’tan haber alamadım. Yaklaşık bir yıl boyunca Şah’tan ses çıkmadı. Sonradan öğrendiğime göre bir süre Ura-Tepe’de, daha sonra da kız kardeşlerini görmek için gittiği Taşkent’te kalmış.

Semerkand’da geçirdiğim aylarda, zamanında Bâbûr Şah’ın çevresinde yer alanların şimdi nasıl Şaybak Han’ın tarafına geçtiklerini gördüm. Gerçi Şaybak Han, bunların hiçbirine değer vermiyordu ama Semerkand’ı kontrol altında tutmak için bunlardan yararlanıyordu. Bu konuda Şaybak Han’ın korkusu, şehirde Bâbûr Şah’ın destekçilerinin olması ve isyan çıkarmalarıydı. Nitekim bu korkunun eseri olarak, bir kış vakti evim Han’ın askerleri tarafından kuşatıldı. Neyse ki, evime kazdığım kuyu hayatımı kurtardı. Su çıkarmak için kazdığım kuyuya saklandım. Askerler gidene kadar bekledim ve ilk fırsatta şehri terk etmenin yollarını aradım.

Artık Semerkand’da kalamazdım. Birkaç gün Şah’ın dostlarının yanında kalmayı düşündüm. Ancak onlarında yakalandıklarını öğrenince bundan vazgeçtim. Başka çare yoktu. Ne yapıp edip, şehirden çıkacaktım. Şah zamanında şehirdeki gizli geçitlerin çoğunun yerini öğrenmiştim. Gerçi şimdi o geçitler, Şaybak Han’ın askerlerince tutulmuş olabilirdi ama başka çare yoktu.

İlk seçenek olarak Bâbûr Şah’ı şehirden çıkarttığımız geçide yöneldim. Geçidin girişinde birkaç tane nöbetçi vardı ama onları etkisiz kılmak pek zor olmadı. Artık şehirden çıkmıştım. Ama nereye gidecektim? Şah’tan hiç haber gelmemişti. Demek ki pek iyi durumda değildi. Bir an önce onu bulmalıydım. Bunun için kız kardeşlerinin bulunduğu ve Şah için nispeten güvenli olan Taşkent’e gitmeye karar verdim ve yola çıktım.

Semerkand ile Taşkent arası atla üç günlük yoldu. Hızla yol alırsam iki günde kat edebilirdim. Ancak yol, buna müsait değildi. Çünkü yol boyunca Şaybak Han’ın askerleri yağmaya çıkıyordu. Bunlara görünmemek gerekliydi. Sessizce giderek, hiçbir yerleşim birimine uğramadan yoluma devam ettim. Donmuş olan Ceyhun suyunu geçtikten sonra artık kendimi güvende sayabilirdim. Yola çıktıktan bir hafta sonra Taşkent’e geldim. Bir an önce Şah’ı bulmak istiyordum. Bu amaçla saray yakınlarındaki görevlilerden birine Şah’ı sordum. Benim hırpânî kılığımdan şüphelenmiş olacak ki, beni bir odaya kapattı. Birkaç saat orada kaldım. Beni oradan Şah’ın kendisi çıkardı.

Semerkand’daki durumu, bütün yönleriyle Şah’a anlattım. Eski yakınlarının şimdi nasıl Şaybak Han’ın etrafında döndüğünü ve bu yüzden çok sayıda destekçisinin şu an zulüm altında olduğunu anlattım. Bu durum karşısında Şah üzüldü.

Geldiğimden itibaren iki haftayı Taşkent’te gezinerek ve Şah’la konuşarak geçirdim. Uzun zaman aradan sonra rahat bir ortamdaydık. Bu arada aynı zamanda çok iyi bir şair olan Şahım, şu beyti söyledi:

Korku ve sıkıntıdan çıkıp rahatı bulduk;

Yeni bir hayat ve yeni bir dünya bulduk.[1]

Yeni bir hayat ve yeni bir dünya bulmuştuk ama bu rahatlığın uzun süreceğini sanmak saflık olurdu. Nitekim Hazreti Peygamber’in hicretinin 907. yılında[2] Şaybak Han’ın Hocand suyunu buz üzerinden geçip, Biş-Kend’e akına çıktığını duyduk. Adamlarımız azdı. Ancak Şah, buna aldırmayarak harekete geçme emri verdi. Hocend’in aşağısındaki köylere doğru yürüyüşe geçtik ve bir süre sonra Biş-Kend’e vardık. Artık ne olacaksa olsun diyorduk. Emir Timur’un soyuna sürekli kaçmak yaraşmazdı.

Biş-Kend’de iken benim çok sevdiğim bir komutan vardı. Beni yetiştiren, Şah’ın hizmetine sokan ve beni her zaman koruyan biriydi. Aynı zamanda Şah’ın da kökeltaşı (süt kardeşi) olduğu için Noyan Kökeltaş denirdi. Şaybak Han, Noyan’ı gözüne kestirmişti. Onu ortadan kaldırmak için planlar kuruyordu. Çünkü Şah’ın az adamı ile üzerine geldiğini duymuştu. Her bakımdan üstündü. Ancak kışın şiddetli soğuğu altında savaşmak çok zordu ve bunu istemiyordu. Bunun için ordunun en etkili komutanı olan Noyan’ı ortadan kaldırmaya karar verdi. Bunun içinde Mü’min isimli serseri ve işe yaramaz, hain bir asilzâdeyi görevlendirdi.

Mü’min, Semerkand’da iken Şah’ın emrinde idi. Şah, kenti terk ettikten sonra da Şaybak Han’ın tarafına geçmiş ama Şah ile de bağlantısını kesmemişti. Şaybak Han’da bundan dolayı Mü’min âdeta bir casus gibi kullandı. Taşkent’e geldiğim sırada bu durumu Şah’a anlattım ama Şah’ın, kişisel sevgisinden yararlanarak kurtulmayı başardı. En sonunda Şaybak Han, ulak aracılığı emrini ilettikten sonra Mü’min, Noyan Kökeltaş’ı zehirleyip uçurumdan aşağı attı. Şah, bu olaydan dolayı Mü’min’i idam ettirdi ama Şaybak Han, fırsattan yararlanıp Semerkand’a dönmüş, bizim hareketimiz ise sonuçsuz kalmıştı.

Bir süre kente girmek istemedim. Taşkent yakınlarında kendime küçük bir çadır kurdum, vaktimi orada geçirmeye başladım. Çünkü artık yorulmuştum, sıkılmıştım. Şah, bu durumu anladı. Aslında o da, bütün bu yozluklardan, ihânetlerden sıkılmıştı ama onun başka şansı yoktu. O Emir Timur’un torunuydu ve devletin başında olması gerekirdi. Zaten beni istediği zaman bulurdu ya da çağırtırdı.

O sıkıntılı dönemimde bana Sâdî Şirâzî’nin üç beyti ışık oldu. Şah, bir çeşmenin taşına bunları yazdırtmış. Bende o beyitleri kendi kendime sürekli söyleyip durdum.

Bu çeşmede, bizden evvel birçok insanlar nefes aldılar;

Sonra göz açıp kapayıncaya kadar göçüp gittiler.

Yiğitlik ve kuvvetle dünyayı zapt ettik;

Fakat birlikte mezara götüremedik.

Mezara hiçbir şeyi götüremedik. Şu an tahtımız bile emânet. El elinde, misâfiriz sarayda…



[1] Bâbûrnâme, Gazi Zahîdeddin Muhammed Bâbûr, sayfa 242.

[2] Temmuz 1501 – Temmuz 1502

 

JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL

Seçilmiş Kitaplar


Seçilmiş Kitaplar